12 Eylül 2012 Çarşamba

Bir Hikaye (2)

3 Ekim. Luanda’ya ilk gelişiydi. Memleketinde son bahardaydılar. Buradaysa ilkbahardı ve hava sıcaktı. Havaalanından görüşeceği firmadan Bernardo adlı bir bay aldı ve direk otele götürdü. Yolda uzun yolculuktan, havaalanın isminden, ülkenin tarihinden ve mevcut durumundan konuştular. Sanki görüşme öncesi biraz birbirilerinin önyargılarını kırmak, işbirliği konusundaki ciddiyetlerini anlamak için yapılıyordu bu konuşma.
***
Akşam Bernardo aradı. Foyede onu beklediğini, yemeğe gideceklerini söyledi. Yemekte firmanın yönetim kurulu başkanı Viktor, işbirliğinden sorumlu müdür ve Viktor’un arkadaşı bir iş adamı da olacaktı.

- Hoş geldiniz, bay Taner.   Viktor onu ayakta karşıladı ve masadaki arkadaşlarını tanıtmaya başladı. 
- Bay Tomas; ithalattan sorumlu arkadaşımız. Bay Octavio; benim çocukluk arkadaşım. Kendisinin demir şirketi var. Gerçi, işleri eskisi gibi iyi değil ama ..
- Tanıştığımıza memnun oldum.’ – Taner her ikisiyle görüştü ve oturdu. 
- Bernardo’yla da tanıştınız herhalde? Benim yeğenim ve danışmanım.Viktor, Luanda’daki ilk muhatabını göstererek sordu.
- Evet, onunla epey konuştuk bugün. Sağ olsun, benimle ilgilendi.
- Onu en iyi misafirlerim geldiğinde gönderirim. – Viktor gülümseyerek ekledi ve garsonu çağırdı.

Yemekte yine önce havadan-sudan konuştular. Bu yemeğin bir iş görüşmesine dönmemesi için her iki taraf da çaba sarf ediyordu.
Octavio’nun yıllar önce iyi kâr elde ettiğinden, şimdilerde piyasanın durgunluğundan, Viktor’un nasıl işe başladığından, eskilerden yenilerden, Taner’in işlerinden konuşuldu. Eskiler  – Viktordu, yeniler  – Bernardo. İyi işler için Bernardo’ya muhtaçtı Viktor.
Bir ara her iki firmanın durumu, nasıl bir iş yapılabilir gibi şeyler de oldu muhabbet arasında ama fazla üzerinde durulmadı.

Geç saatte otele döndü. Yorgundu. Bir an önce yatıp yarınki görüşme için erken kalkmalıydı.
***
Sabah kahvaltısından sonra foyede bekliyordu. Epey zaman geçti ama kimse yoktu. Bernardo’yu aradı, telefonu kapalıydı. Şirketten de kimse açmadı. Beklemekten bıkıp odasına çıktı. Zaten az uyumuştu. Bir az dinleneyim gelen olursa uyandırırlar diye düşündü.

Uyandığında saat 12’di. Resepsiyonu aradı. 4 dakikada ancak birisinin gelip-gelmediğini, onu sorup-sormadığını öğrenebildi. 'Yabancı misafirleri ağırlayan bir otelde neden iyi İngilizce bilen birilerini çalıştırmıyorlar ki' eleştirel düşüncesi de geldi geçti aklından.

7’de telefonu çaldı. 
- İyi akşamlar, Taner bey, ben Tomas.
- İyi akşamlar, Tomas bey, ben de sizi bekliyordum. Bernardo gelmedi.
- Evet. Kusura bakmayın. Viktor bey de sizden özür dilememi istedi.
Herhalde görüşmeden vazgeçmişler. Ama niye şimdi arıyorlar? Hem neden görüşmeden bir karara varmışlar? Bu kadar ciddiyetsiz birilerine benzemiyorlardı. Onca yolu boşuna mı gelmişti yani?
- Bayım, orda mısınız? – Tomas'ın sorusu onu şimşek gibi aklından geçen düşüncelerden kopardı.
- Buyurun. Sizi dinliyorum.
- Biz de bu sabah öğrendik. Bizden sonra bir arkadaşıyla oturmuş....
*** 
5 Ekim. Kilisede herkes elim kazanın teferruatından konuşuyordu; Normalde böyle içen birisi değildi. Yanındaki o arkadaşı da kimdi? Amcası şimdi ne kadar üzgündü…
Veda töreni yapıldı, dualar okundu, defin merasimi papazın konuşmalarıyla sonlandı.

Viktor’un yanına yaklaştığında gözleri dolu bir adam vardı karşısında; 2 günde 10 yaş ihtiyarlamış bir adam. Sanki yemekteki insan gitmişti ve yerine başkası gelmişti.

Yazar : Saim Berk

1 yorum:

  1. Uzun süre birini beklemek zorunda kalsan bile sinirlenmemek gerektiğini öğretme adına güzel bir hikaye.

    YanıtlaSil

Değerli Yorumlarınızı Bekleriz.